Karadeniz kasabalı esnaflardan ibaret değil. Kıyısında, dağlarının yamaçlarında hırçın ve asi çocuklar var hâlâ. Karadeniz biziz. 15’leri denize attıkları yerden karaya çıktık biz.

Karadenizli delikanlı

Yandaşların yandaşı Ahmet Hakan telaşlı. Şöyle diyor son yazısında; “Bundan üç ay önce bana ‘Erdoğan, İstanbul seçimlerinde sahaya çıkmalı mı?’ diye sorsalardı vereceğim yanıt şu olurdu: ‘Hiç karışmasa en iyisini yapmış olur.’ Ancak en son gelinen şu ‘başa baş’ noktasında ben artık farklı düşünüyorum. Ve diyorum ki Erdoğan, İstanbul’da sahaya inmeli. İlçe ilçe, semt semt mitingler yapmalı. Karadenizliliğini konuşturmalı. AK Parti’den kaçacak oyların kaçmasına engel olmalı. Seçim kazanma deneyimini devreye sokmalı. Seçmenini konsolide etmeli…”

Hepsini geçtim, “Karadenizliliği konuşturma” kısmına takıldım. Nasıl olacak o iş bilemedim. Bence ortalıkta konuşturulabilecek bir Karadenizlilik de yok zaten. Esnaflık konuşuyorsa Karadenizlilik susar! 

Peki bu telaş neden? Çünkü İstanbullunun önün koydukları Dalton’un Averell Dalton olduğu ortaya çıktı. En uzun ve en toy olanı yani. Averell’in özelliği aklıyla boyu arasındaki orantısızlıktır. Malum, bir de yeme takıntılıdır ve sürekli “ne zaman yiyeceğiz?” diye sorarak Joe’yu kızdırmasıyla meşhurdur.

Averell’in karşısında bir başka Karadenizli var üstelik. İş hayatına Akçaabat köftesi satarak başlamış, oradan müteahhitliğe, sonra müteahhitlikten siyasete atlamış. Bir kıyı ilçe başkanlığından büyük şehre zıpladı ilişkileri sayesinde, şimdi son makamından güç alarak ülkeyi düzlemeye çalışıyor. 

Fakat bunda da köftesi dışında bir Karadenizlilik bulmamız zor. Kasaba esnaflığı demek daha doğru bunlara. Koca ülkenin teslim olduğu işte bu. 

Karadenizlilik inşaat ve para kazanmaktan ibaret değil halbuki. Karadenizlilik demek asilik demek, gözü karalık demek, zekâ ışıltısı demek. Bizim Gamze Yücesan’ın deyişiyle, Karadeniz’de halk sınıflarının kültürüne içkin derin bir devrimci romantik damar vardır her zaman. “Karadenizliyim derken Fransız Marksist Daniel Bensaid’in emekçiler için kullandığı şu cümleleri tümüyle sahipleniyorum: ‘Koşullara bağlı olarak, bu kişiler en şaşırtıcı cesaret kadar en hazin korkaklığı da gösterebiliyorlardı. Onlar kahraman değillerdi. Çelişkiyle, naiflikle ve kurnazlıkla dolu karakterlerdi. Ama onlar, benimkilerdi.” Böyle devam ediyor damar tarifi. 

Romantik damar… İşte bu bizi gerçek Karadenizliliğe yaklaştırabilir. Duygusallık, dünyayı yeniden büyülü kılma isteği, hayalcilik, ütopyacılık, coşkunluk, insana olan inanç ve hesapsızlık, hepsi o damarın içindedir. Biz şimdi hepsini toplayıp adına devrimcilik diyoruz. Esnaflıkla ve kasabalılıkla taban tabana zıttır. 

***

Karadeniz hırçın kız,                                                        
Dağıt alnın üstünden perçem bulutlarını, o kara saçlarını
Sallayalım mendili Rize’den, Trabzon’dan.
Hazırlan düğününe Giresun’dan, Ordu’dan.
Karadeniz hırçın kız,  
Ver elini coşalım, dağlarla buluşalım, bir horon tutuşalım…

Karadenizli şair Yaşar Miraç’ın dizeleri bunlar. “Trabzonlu Delikanlı” kitabı, askeri darbeden iki hafta sonra, 1980 Eylül'ünün son günlerinde TDK Şiir Seçici Kurulu'nca birincilik ödülüne değer görülmüştü. Cunta yandaşı yazarlar, dönemin sağcı gazetesi Tercüman üzerinden şaire karşı saldırıya geçti. Sıkıyönetim şairin “Taliplerin Ağıdı” ve “Trabzonlu Delikanlı” kitabını yasakladı.

Cuntabaşı Kenan Evren, Yaşar Miraç'ın “Taliplerin Ağıdı” adlı kitabında Sinan Cemgil'i öven şiirini kastederek TDK için şunları söylemişti: “O kurum, bir zamanlar dağlarda gezen eşkıyayı öven, jandarmaları kötüleyen şiirler yazmış ve eşkıyayı kahraman yapmış bir şiir kitabına birincilik ödülü vermiştir.” “Netekim” TDK’nın sonunu getirdi bu. 

E bu işaretin karşısına kim durabilir? Yaşar Miraç da kendini sınır ötesinde buldu. Yıllar sonra Talat Turhan’ın evinde karşılaştık. Her haliyle bir Trabzonlu delikanlıydı.

***

Ver elini coşalım, dağlarla buluşalım, bir horon tutuşalım… Dağlarda horon tutuşan ne çok Karadenizli var. Mustafa Suphi benim gibi bir tarafı Samsunlu bir tarafı Giresunlu. Harun Karadeniz Alucra köylerinden birinden. Ortaokulu Bulancak’ta, liseyi Samsun’da bitirdi. Çünkü Alucra’da ortaokul, Bulancak’ta lise yoktu o zamanlar. Mehmet Fatih Öktülmüş Trabzonlu, Osman Yaşar Yoldaşcan Giresunlu, Sinan Kukul Trabzon Beşikdüzü’nden. Cihan Alptekin Rize Ardeşenli, Mahir Çayan Samsunlu. Terzi Fikri Fatsalı, Kazım Koyuncu Hopalı. Karadeniz’de doğdular ve inançlarının yoluna baş koydular. Bahtları kara fakat yüzleri aydınlıktır. 

***

Trabzon otogarındayım, Bulancak’a gideceğim, nasıl gideceğimi bilmiyorum. Birine yanaştım, ‘Bulancak’a nasıl gidebilirim?’ diye sordum, ‘bilmiyor musun orayı?’ dedi. ‘Hayır’ dedim, ‘madem bilmiyorsun niye gidiyorsun o zaman?’ dedi.” Gamze Yücesan’ın anısı. Anlaşılsın diye anlatıyorum, bu, başka türlü bir akıl yürütmedir. 

Birkaç gün önce İstanbul’un kenar ilçelerinden Beylikdüzü’nde seçim çalışmasındayız. Konuşmalar bitti, adet olduğu üzere etrafta olup da yan gözle izleyenlere de “hoşça kal” turu yaptık. Selamlaşa el sıkışa köşede bir masaya yaklaştık. Üç kişi oturuyor masada. Rahatsızlar kendilerine yaklaşmamızdan, her hallerinden belli. Biri döndü, “biz Bayburtluyuz” dedi. Anladım demek istediğini. E Komünistiz ama biz de Giresunluyuz, Bayburt’un ne kabahati var? Doğduğun yerin toprağında değil sorun, sende. Hiç romantizm bulaşmamışsa Karadenizli olmadığın kesindir zaten. 

Ver elini coşalım, dağlarla buluşalım, bir horon tutuşalım…

Karadeniz kasabalı esnaflardan ibaret değil. Kıyısında, dağlarının yamaçlarında hırçın ve asi çocuklar var hâlâ. Karadeniz biziz. 15’leri denize attıkları yerden karaya çıktık biz. Denizin karanlığını denizde bıraktık, ondan bu kızıllığımız. 

Madem düştük denizine, bir Karadeniz kitabı yapacağız artık, şart oldu. Sözümüz olsun; Karadeniz bunu bilsin derinliklerin….