Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletini değil de iktidarı korumanın Yargıtay’a üye seçilme şansını çoğalttığını anlıyoruz. 

Son günlerin öğretileri

İktidar ve yandaşlarının hemen her söylem ve uygulaması, genelde toplum yararına olan içerikte olmasa da, yeni öğrenmelere kaynaklık ediyor. Bu durum son günlerde hız kazanmış bulunuyor. Örneğin:

1990’da, “Avrupa Birliği (AB) bizi almamayı düşünüyor, biz de girmemeyi düşünüyoruz, bunların asıl adı Katolik Hıristiyan Birliği’dir” denmişken, 2003’de, “En geç 8 yıl içinde AB üyesi olacağız” ve 6 Mayıs 2016’da da AB’ye “Biz yolumuza gidiyoruz sen yoluna git kiminle anlaşabiliyorsan anlaş” dediğini anımsıyoruz. Şimdi de “Kendimizi Avrupa'da görüyor, geleceğimizi Avrupa'yla kurmayı tasavvur ediyoruz” dendiğini öğreniyoruz!

Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun, 11 hakim ve savcıyı Yargıtay üyeliğine seçtiğini öğreniyoruz. Yargıtay üyeliğine seçilen kişilerin arasında,

  • Bodrum’da gecesi 9 bin lira olan otelde tatil yapabilen, kritik birçok dava ve operasyonla ilgili son sözü söyleyen, HDP’ye yönelik “Kobani soruşturması” kapsamında büyük bir operasyona imza atan, eylül ayında nikahlandığında Saray'a gidip hediye alan,
  • Gezi Parkı olayları ile ilgili davalar yanında 17-25 Aralık yolsuzluk davası ile üç yıldır hukuksuz bir şekilde tutuklu olan Osman Kavala davasının iddianamelerini yazan, barış akademisyenleri davalarından Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticileri hakkında açılan davaya kadar pek çok tartışmalı soruşturmalarla ilgili İstanbul savcılarını yönlendiren 
  • Cumhuriyet savcılarının bulunduğunu öğreniyoruz. Ayrıca seçilenler arasında, 
  • Gezi olayları sırasında başından gaz fişeği ile vurularak öldürülen Berkin Elvan'ı vurduğu iddia edilen polis memurunun davasına bakan,
  • Akıncı davası ile 10 Ekim Ankara Garı katliamı davasına bakan ağır ceza mahkemesi başkanlarının olduğunu da öğreniyoruz. 

Bir muhalif parti liderinin avukatında da, “Osman Kavala davasına bakan savcının aday olmasını sağlamak için Yargıtay'daki Anayasa Mahkemesi seçimlerinin 17 Aralık’a ertelendiğini” öğreniyoruz. Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletini değil de iktidarı korumanın Yargıtay’a üye seçilme şansını çoğalttığını anlıyoruz. 

Yargıtay’a üye seçimi, iktidar mensuplarından, “yargıda, insan hakları alanında reform" yapılacağını öğrendiğimiz günlerde gerçekleşiyor. Yine o günlerde, bir suç örgütü liderinin açıkça bir muhalefet partisi başkanını ölümle tehdit ettiğini öğreniyoruz. Önce bu tehdidi görmezden gelen iktidarın, tepkiler üzerine kerhen soruşturma başlattığını öğreniyoruz. Hemen aklımıza, toplumu haberlendirme görevini yerine getirenlerin, düşüncelerini açıklayanların ve/ya da delil olmadan tutuklanmış olanların değil de bu örgüt liderinin çıkarılan aftan yararlandırıldığını anımsıyoruz. Bu arada aynı kişi ikinci ve üçüncü kez tehdit ederken, bu tehditleri yapanı eleştiren bir yurttaşın anında tutuklandığını da öğreniyoruz. Yargıtay seçimlerinden ve bu tehdit olayından, yapılacak ‘insan hakları reformundan’ kimlerin yararlanacağını görüyoruz. 

Dünya Sağlık Örgütü pandemi vakası sayısına göre aşı göndereceğini belirtince, kimilerinin şeffaf davranmakla övdüğü sağlık bakanının pandemiyle ilgili olarak gerçek sayıları saklayıp aylardır toplumu kandırdığını öğreniyoruz. Sağlık bakanı toplumu kandırırken, pandemi konusunda Avrupa’nın en iyisi olduğumuzu öğreniyorduk. Gerçeğe daha yakın sayıların açıklanmaya başlanmasıyla da, Avrupa’nın en kötüsü olduğumuzu öğrendik! Sağlık bakanlığının açıkladığı pandemiden ölen günlük toplam sayılarının yalnız İBB Mezarlıklar Müdürlüğü’nün açıkladığı ildeki ölüm sayıları kadar ya da daha az olmasından, toplumun kandırılmaya devam ettiğini de öğreniyoruz.

Pandemi önlemi olarak gece ve hafta sonu sokağa çıkma yasağı getirilirken, iş günlerinde, çalışma saatlerinde sokağa çıkma yasağının getirilmediğini, sinemalar ve tiyatrolar kapatılırken onlarca emekçinin birlikte çalıştığı iş yerlerinin kapatılmadığını da öğreniyoruz. İktidarın emekçileri önemsemediğini anlıyoruz.

Bir bilim kurulu üyesinin açıklamasından, pandemi vakalarıyla ilgili gerçek sayıları onların da bilmediğini öğreniyoruz. Şimdiye kadar pek işe yaramadıkları hele gerçek bilgilere ulaşamadıkları halde, bu kurulun üyeliğinden ayrılmamalarının nedenini ise bir türlü öğrenemiyoruz, anlayamıyoruz. 

Damat bakan kolayca istifa etmiş olsa da, Bülent Arınç’ın istifa etme sürecinden, AKP’de istifanın kolay olmadığını öğreniyoruz. Bilim kurulu üyeleri kendileri AKP’li oldukları için mi istifa edemiyorlar, bilmiyoruz!

Karayolları Genel Müdürlüğü'nün hesaplarını inceleyen Sayıştay raporundan, Cengiz İnşaat tarafından yapılan Ovit Tüneli'nde yaklaşık maliyeti 19 bin 568 lira olarak hesaplanan bir iş için yüklenici firmaya 17 milyon lira ödendiğini, son bir yılda bir milyon emekçinin işsiz kaldığını öğreniyoruz. Ekonomiyle ilişkili olan bakan ve merkez bankası müdürü değişse de, TL’nin değer kazanamadığını görüyoruz. Ekonominin iyi yönetilmediğini anlıyoruz. İki ay kadar önce ekonomimizin uçuşa geçtiğini öğrenmişken, şimdi acı reçetenin geleceğini öğreniyoruz.

Bülent Arınç’ın, hukuksuz bir şekilde üç yıldır tutuklu kalmasıyla ilgili olarak bir televizyon programında “Osman Kavala'nın tutuklu kalmasına hayret ettiğini” söylemişti. Bu söylemin cumhur ittifakı kanadında barış bildirisini imzalayan akademisyenler gibi etki yaratması, cumhur ittifakının yedi yıldır,  ülkenin belki de en barışçıl ve ülkedeki tüm farklı kesimleri temsil ettiğinden en demokratik protesto olan Gezi eylemlerini unutamadıklarını ve kinlerinin yedi yıl öncesindeki kadar derin olduğunu öğreniyoruz. Bu kinden kolay kolay kurtulamayacaklarını anlıyoruz. 

Ancaaak! Bütün bunları öğreniyoruz ve içimiz daralıyor da, yukarıda örneklenen öğretilere kaynaklık eden AKP’ye neden hâlâ oy verecekler çıkıyor, bir türlü öğrenemiyoruz ve anlayamıyoruz.  

[email protected]