Koronavirüs dünyasına girildiğinde kapitalizmin egemen güçleri, sermayenin tahakkümünü emekten yana sınırlama arayışlarına iktidar seçeneğini kapalı tutmaktaydı. “Çıkış sonrası”nın kendiliğinden farklı olacağı beklenemez.

Koronavirüs sonrasında dünya (II)

“Koronavirüs sonrası dünya” tartışılıyor. Bir yandan “eskisi gibi olmayacak” öngörüleri; bir yandan da “…olmamalı” çağrıları var.

Bugün bu tartışmalar ve onlara ışık tutan olgular üzerinde bir gezinti yapmak istiyorum.

"Revizyon" çağrıları: İki Örnek

Salgın, kapitalizmin özündeki acımasızlığı, hatta vahşeti ortaya çıkardı. Bazı çevreler, bir sistem olarak kapitalizmi değil, bugünkü düzenleme biçimini (adını vermeden neoliberalizmi) suçladı. Önerileri de “revizyon” ile sınırlı kaldı.

İki örnek vereceğim. Birincisini 17 Nisan 2020 tarihli Sol Portal’daki yazıda tartışmıştım: İngiliz finans sermayesinin sözcülüğünü üstlenmiş seçkin yayın organ Financial Times (FT) Editörleri 3 Nisan 2020 tarihinde bir çağrı yayımladılar.

Yazının uzun başlığı, çağrının içeriğini de özetlemekteydi: “Virüs, toplumsal sözleşmenin kırılganlığını ortaya koydu: Herkese yarayacak bir toplum oluşturmak için radikal reformlar gereklidir.”

FT Editörleri, sözü edilen kırılganlıkları vurguladıktan  sonra Batı dünyası için “herkese yarayacak bir toplumsal sözleşme” önermektedir. Örnek olarak II: Dünya Savaşı sonrasını gösteriyorlar: “Britanya 1942’de Beveridge Raporu’nu  yayımladı; kapsayıcı bir refah devletini üstlenmiş oldu.”

İkinci örnek de (FT gibi) 1945 sonrasını biçimlendiren düzenleme biçimine dönüş çağrısıdır. Özgün başlığı ile Emek: Demokratikleştirme, Meta Olmaktan Çıkarma ve Yeniden Düzenleme… 16 Mayıs 2020’de bir  Manifesto olarak, 27 dilde, çeşitli ülkelerden 5000 bilim insanının imzasıyla yayımlandı.

Salt katılıcıların sayısı ve niteliği ile de önem taşıyan bu bildirinin başlığı yanıltıcıdır; bir anti-kapitalist manifesto algılamasına yol açar. Metalaşan emek, kapitalist üretim ilişkisinin  belirleyici özelliği olduğu için…  Belki de anti-kapitalist  bir algılamayı önlemek için bildirinin Türkçe ve İngilizce metinlerinin başlığında “emek” kavramı, “iş” sözcüğüne dönüştürülmüş.

Metnin içeriğine bakınca da anti-kapitalist bir söylem değil, FT Editörleri’nin “revizyon” çağrısı ile ortaklıklar gözleniyor: Kapitalist üretim/mülkiyet ilişkileri tartışılmamakta; refah devletinin “Altın Çağ” döneminde geliştirilen (tam istihdam, sağlık hizmetlerinin “metalaşmaması”, işletme yönetimine emekçileri katılması gibi) ana öğelerine dönüş talep edilmektedir.

İktidarlar "revizyon" önerilerine kapalıdır

Bir gerçeği vurgulayalım: Bugünün egemen sınıfları, kapitalizmin neoliberal düzenleme biçiminin revizyonu önerilerine kapalıdır. Yukarıdaki iki çağrıdan hareket ederek örnekler vereyim.

Britanya finans sermayesinin sözcüsü olan FT Editörleri kimi kandırıyor? 3 Nisan 2020’de yayımladıkları “refah devletine dönüş” çağrısından dört ay önce ülkelerinde seçim yapıldı. Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi, FT’nin sonraki çağrısı doğrultusunda bir programla seçime girdi.  FT ise 25 Eylül 2019’te “Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi Britanya’yı yönetmeye ehil değildir” başlığı altında bir yazı yayımladı. Corbyn’in Aralık’taki seçim yenilgisini coşkuyla karşıladı. Daha sonra da İşçi Partisi’nin refah devletini savunan  sol kanadının tasfiyesi kampanyasına aktif biçimde katıldı.

“Emeğin metalaşmasına karşı Manifesto”, ABD’den çok sayıda bilim insanı tarafından da imzalandı. Tümünün Trump karşıtı, bir çoğunun solcu Sanders yanlısı olduğu tahmin edilebilir. Ne yazık ki, imzalandığı tarihte Bernie Sanders, adaylıktan çekilmek zorunda kalmış; kapitalizmin emekten yana revizyonunu ABD’de iktidara taşıma seçeneği yok edilmişti. Bu operasyonun büyük sermaye tarafından yönetildiği iyi biliniyor.

Diğer coğrafyalardan da çok örnek var. 2015’te Yunanistan’ın borç krizinin avro’dan çıkma ile çözülmesi Almanya’nın öncülüğünde uygulanan ağır baskılar sonunda önlendi.

Son beş yılda Latin Amerika’da finans kapital, yerli burjuvaziler ve ABD emperyalizminin ittifakı,  solcu liderleri tek tek iktidardan uzaklaştırdı. Kapitalist sistem içinde neoliberalizmi kısmen revizyondan geçiren programlar böylece son buldu.

Koronavirüs dünyasına girildiğinde kapitalizmin egemen güçleri, sermayenin tahakkümünü emekten yana sınırlama arayışlarına iktidar seçeneğini kapalı tutmaktaydı. “Çıkış sonrası”nın kendiliğinden farklı olacağı beklenemez.

Sol siyaset ve işçi sınıfı

20’nci yüzyıl kapitalizmi, devrimci (komünist) veya revizyonist (sosyal demokrat) iktidarlara tanık oldu. Kapitalizmi tasfiye etmeyi  veya programları doğrultusunda “ıslah” etmeyi başardılar. 21’nci yüzyılda bu seçenekler önlendi? Neden?

20’nci yüzyılın devrimci veya reformcu sosyalist programları, güçlü ve örgütlü işçi  sınıfları sayesinde, onlara dayanarak iktidara geldiği için… Yüzyılımızda bu destek ve örgütlenme düzeyi yok oldu. Reel sosyalizmin tarihe karışması devrimci hareketleri felce uğrattı. Sosyal demokrasi ise neoliberalizme teslim oldu. Corbyn, Sanders ve Syriza deneyimlerinin tıkanması da işçi sınıfı tabanlarının zayıflığına bağlanabilir.

Öte yandan, işçi sınıfının ülkeler ve dünya çapındaki   dönüşümü de önem taşımaktadır. Neoliberal küreselleşeme, Üçüncü Dünya’da ücretli emeği yaygınlaştırdı.  Bir sonuç, mülksüzleşen, yoksullaşan Güney emekçilerinin Kuzey’e göçmen işçiler olarak taşması oldu. Bir diğer sonuç, uluslararası değer zincirleri sayesinde dünya çapında bir işgücü piyasasının oluşmasıdır.

Bu ikinci dönüşüm sonunda Batı işçi sınıfının ücret hareketleri, çevre (örneğin Çin) ücret düzeyinin etkisi altına girdi. Güney’den akan göçmen işçiler de Batı ücretlerini ayrıca baskı altında tutmaktadır.

Neoliberal kapitalizmin bütünleştirdiği dünya çapındaki işçi sınıfı, hem coğrafi bakımdan kopuk, hem de karşıt konumlu katmanlara ayrılmıştır: Doğu’nun (Çin’in) maddi üretimde uzmanlaşan işçileri; ABD’ye, Avrupa’ya yığılan göçmen emekçiler; Batı toplumlarının bu iki etkenle yüzleşen geleneksel işçi sınıfları…

Batı’nın sol siyasetleri emekçilerin (hangilerinin?) sınıfsal çıkarları ile bu gerilimlerin yol açtığı “kültür savaşları” arasında kararsız kalmakta; sermayenin ideolojik hegemonyasına direnecek tarihsel birikimini de yitirmektedir.

Sol’un kararsızlığı, Batı’daki halk muhalefetinin neo-faşist liderlere kaymasını beslemektedir: Batı (ABD) neo-faşizmi, yeni “sınıfsal düşmanları” peşinen: belirlemiştir: Göçmenler ve Batı sermayesinin sanayi üretimini taşıdığı adres: Çin… Neo-faşizmin işlevi 20’nci yüzyıl faşizmini andırmaktadır: İşçi sınıfının kapitalizmi tehdit etmesini önlemek…

Egemen sınıflar da, halk muhalefetinin, anti-neoliberal sol yerine  neo-faşist liderlere  yönelmesini yeğlemektedir. Corbyn ve Sanders elenecek; Johnson ve Trump ile uzlaşılacaktır.

Korona'nın sınıf haritası...

Bu karmaşık tabloya, korona salgınının sınıf haritasına taşıdığı dağılmayı ekleyelim.

Salgından en ağır etkilenen Batı ülkesi ABD’dir: Bu hafta sonunda toplam ölümler 100.000’e, hasta sayısı 1,7 milyona yaklaşacaktır. Emekçilere yansımasının boyutlarını bu ülkeden izleyelim.

Obama’nın ilk çalışma bakanı Robert Reich, korona salgınının sınıfsal dökümünü incelemiş (Guardian, 26 Nisan). Tespitine göre uzakta çalışanlar Amerikan işgücünün %35’ini oluşturmaktadır.

Büro emekçilerinin  evde çalışması mesai saatlerini uzattı; ağırlaştırdı. Uzaktan çalışma yaygınlaştı; örneğin eğitime de taşındı. Yepyeni “emek fazlaları” oluştu. Üniversitesinde uzaktan eğitim başlayınca işten çıkarılan asistan Natasha Frid’in işsizlik  sigortasına ulaşma mücadelesini 1 Mayıs’ta bu köşede anlatmıştım.

Beyaz yakalı işçi sınıfının, örgütlenme, dayanışma alışkanlıkları esasen zayıftı; uzaktan çalışma koşullarında bu insanlar iyice yalnızlaştı. Salgın bu sayede sermaye için bir fırsata dönüştü: Uzaktan çalışma koşullarını zorlayarak (bir anlamda) sömürü oranını yoğunlaştırmak…

Philip Mirowski’nin “Neoliberaller Bu Krizi Heba  Etmeyecekler” başlıklı bir söyleşide (JACOBIN, 16 Mayıs), ABD sermayesinin bu “fırsat”ları salgın sonrasına taşıma, yaygınlaştırma  tasarımlarına dikkat çekiyor: Uzaktan eğitimin ilköğretime kadar yaygınlaştırılması; düşen emek maliyetlerinin özelleştirmeyi hızlandırması… Tıp teknolojisinin, yüz yüze hekim/hasta ilişkilerini asgarîye indirecek biçimde kullanımı…  

Robert Reich, sözünü ettiğim yazıda salgın içinde ABD vazgeçilmeyen emekçiler katmanının  işçi sınıfının %30’unu oluşturduğunu açıklıyor. Sağlık, bakımevi, tarım, ulaştırma, taşıma, dağıtım, perakende, güvenlik, itfaiye, temizlik  emekçileri gibi… Bu grupta çok sayıda insan sosyal güvenlikten yoksundur; azınlık ve göçmenlerin payı da yüksektir.

Salgın ortamında ABD emekçilerinin geri kalanlarını işsizleşenler oluşturuyor. Sadece işsizlik sigortası için başvuranların sayısı geçen hafta sonunda 39,6 milyona ulaşmıştı.  Bu sigorta olanağından yoksun işsizlerin sayısı yüksektir. İşsizlik oranının büyük buhran yıllarındaki %25’lik eşiğe ulaşması öngörülüyor.

5000 akademisyenin imzaladığı bildiri ve benzerleri, salgının,  kapitalist sisteme ilişkin eleştirileri yaygınlaştırdığını gösteriyor; ama o kadar… “Korona sonrasının Batı’sı”. sermayenin tahakkümünün hafifleyeceği bir dünya olmayacaktır.

Salgın içinde, sonrasında Türkiye...

Türkiye’de, 2018-2019’da büyük ölçüde iktidarın yarattığı, eseri olan ekonomik kriz, işsizlik oranlarının tırmanmasıyla bir toplumsal bunalıma dönüştü.

Erinç Yeldan arkadaşımız 20 Mayıs 2020 tarihli Cumhuriyet’te, “Türkiye işgücü piyasalarının parçalanmış yapısı”nı inceliyordu. Daha ayrıntılı bilgiler DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdam’ın Görünümü raporlarında yer alıyor.

Bu bilgiler korona sonrasında güncelleşince işçi sınıfının parçalanmışlığının daha da arttığını algılayacağız. Bu ortamda Türkiye’den insan manzaralarını muhalif medyadan izliyoruz. Trajedileri duyuyoruz.

Ekonomik ve toplumsal ortamın ağırlaşması, tek başına bugünkü iktidara son veremez. Toplumsal bunalım 2019’da zirveye çıkarken, işçi sınıfının  parçalanmışlığını artırdı; örgütlenme (sendikalaşma) derecesini de zayıflattı. Salgın, izolasyon ve yasaklarla birlikte insanları daha da yalnızlaştırdı.

Halk muhalefeti insanlar yalnızlaşırken yeşeremez. Osmanlı’da dahi muhalefet çekirdekleri kahvehanelerde oluşmuştu. Salgın, kahveleri, kafe’leri, meyhaneleri, çay bahçelerini yasakladı. Daha da kötüsü liseleri, üniversiteleri kapattı; öğrencileri sadece hocalarından değil, birbirlerinden de uzaklaştırdı. Tüm ülkeyi etkileyen gençlik muhalefetinin odaklarını oluşturan üniversite kantinleri kapandı.

İnsanların yüz yüze gelmesi önlenince bunalım kişiselleşir; muhalefet filizlenemez. Yan yana çalışmayan işçiler sendikalaşamaz. Kol kola yürüyemeyen insanlar nümayiş yapamaz. Meydanlarda toplanamayan insanlardan devrim beklenemez.

Yavuz Alogan bloğunda “Büyük Yalnızlık” başlığı altında bugünün Türkiyesi için şu teşhisi yapmış: “Bir öldürücü molekül karşısında, Devlet’e hükmeden siyasî iktidarın gücünü yoğunlaştırarak bütün topluma komuta edebildiğini, onu itaatkâr küçük atomlara ayırarak, her bir atomu büyük bir yalnızlığa sürükleyerek yönetebildiğini ve fırsattan istifade ederek ideolojik hegemonyasını güçlendirebildiğini görmüş olduk.  Bugün virüs, yarın başka bir şey. Buna alışmamak lazım.”

Yanlış mı?