Yazının asıl amacı, bilim insanı ile aydın arasındaki fark üzerinde durmak. Bunu yaparken, bayağı geçmişte kalmış bir toplantının notlarından yararlanacağım.

Bilim insanı ve aydın

Nedenini tam olarak çıkaramıyorum, sadece bazı tahminlerde bulunmaya çalışabiliyorum. Çok eskilerden beri bilim ile uğraşanlara “bilim adamı” diyorduk. Batı dillerinden yapılan bazı çevirilerde “bilimci” diyenler oldu; yanlış da değildi aslında; ama tutmadı. Çıkaramıyorum dediğim, neden tutmadığı. Sonunda, bunun bizde epey ikiyüzlü bir yaklaşımla pek yükseklere konulan  bilim için aşağılayıcı bulunmuş olabileceği kanısına ulaştım. Öyle ya, ayakkabıcı, sebzeci, çöpçü, şucu bucu dercesine bilimci demek yakışıksız gelmiş olabilirdi. Olmaz değil. Değil de, sanatçı deniyordu, romancı, sinemacı, tiyatrocu falan deniyordu. Hâlâ da deniyor ve bunlar artık tümüyle tutmuş, yazı diline de konuşma diline de yerleşmiş durumda.  Yine de, bu bilimin yüceliğine saygısızlık kaygısından mıdır, nedir, bilimci yerine “bilim adamı” denildi ve uzun süre öyle gitti. Ta ki, kadın hareketinin karşı konulmaz etkisiyle olduğu kabul edilmelidir, adam sözcüğündeki cinsiyet vurgusu çok rahatsız edici bulununcaya kadar. O zaman, adam yerine insan sözcüğü geçirildi. Aslında öyle bir vurgunun varlığı tartışma götürür; hangi sözlüğü açarsanız açın, bu sözcüğün birçok anlamı sıralanır ve “erkek kişi” anlamı onlardan sadece biridir. Neyse, bu konuyu daha fazla uzatmayalım. Konumuz o değil çünkü. Üstelik, durup dururken, kendimizi hedef tahtasına yerleştirmenin alemi yok!

Yazının asıl amacı, bilim insanı ile aydın arasındaki fark üzerinde durmak. Bunu yaparken, bayağı geçmişte kalmış bir toplantının notlarından yararlanacağım.

Toplantı yerine söyleşi demek daha doğru. Söyleşinin konusu aydınlar idi; aydın kime denir, bu soruya kimler nasıl yaklaşmıştır, hangilerinin ki daha tutarlıdır ya da geçerlidir… O zaman çıkarmış olduğum çok sayıdaki karta bakıldığında bu tür soruları gündeme getirmiş olduğum anlaşılıyor.

O kartları sakladığım zarfın üstüne kayıt da düşmüşüm: Yer, Hacettepe Tıp; tarih, 19 Aralık 1997; düzenleyen, SİP’li Öğrenciler. Söyleştiklerimin hemen hemen tümü, düzenleyici topluluğun içindeki ya da yakınındaki, ne kadarının içeriden ne kadarının çevreden olduğunu kestiremediğim tıp öğrencileri, bazıları da öğrenciliği tamamlamış, daha kıdemli tıbbiyeliler. 

Şu son satırlardaki gereksiz görünen ayrıntıların anlamının ise yazının sonunda anlaşılır olacağını umuyorum.

Şimdi hepsini karıştırdığımda öyle bir iki saate sığdırılamayacak kapsamda notlar olduğunu görüyorum onların. Dolayısıyla, herhalde o gün de daha çok üzerinde durduğum bir bölümünü gündeme getirmekle yetinmek zorundayım. 

***

Geçen yüzyılın komünist olmamakla birlikte düşünceleri  ve tutumu sık sık komünistlerinkiyle kesişmiş önemli aydınlarından biri olan, destansı Resistance’tan Cezayir’in bağımsızlık savaşına Vietnamlılardan Mayıs 68’e kadar birçok direniş ve kurtuluş hareketine açık ve eylemli destek vermiş, azgın yandaşlarının “içeri tık” saldırılarını sağcı cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün, kimilerine göre “Sartre Fransa’dır”, kimilerine göre “Voltaire tutuklanamaz” diyerek savuşturduğu Jean-Paul Sartre, aydın sorunu üzerinde çokça düşünmüş, çokça da konuşup yazmıştır. Ona göre, modern toplumlarda iş bölümü farklı gruplara, bir araya geldiğinde praksisi oluşturan çeşitli görevler yükler. Hedefler egemenler tarafından tanımlanır ve çalışan sınıflar tarafından gerçekleştirilir. Hedeflere ulaşmanın araçlarını inceleme işiyse bilginlerden, mühendislerden, hukukçulardan, kanun adamlarından, hekimlerden, profesörlerden vb. oluşan ve Sartre’ın “pratik bilgi uzmanı (ya da teknisyeni)” olarak adlandırdığı  bir  kesime verilmiştir. “Her pratik bilgi teknisyeni aydın değildir” onun gözünde; “ama aydınlar onlar arasından çıkar”.

Bu çözümleme, pratik bilgi uzmanının burjuvazinin gelişmesiyle doğduğunu ileri sürer. Burjuva  sınıfı, oluştuğu andan başlayarak, kilisenin kapitalizmin gelişmesini baltalayan ilkeleri yüzünden bu kurumla çatışmaya girer. Bununla birlikte, kendi ideolojisini tanımlamayı pek de dert etmeden, kiliseninkini benimser. Ama teknik yardımcılarını ve koruyucularını kendi çocukları arasından seçer. Ticaret filoları bilginlerin ve mühendislerin varlığını gerekli kılar. Çift yönlü muhasebe matematikçilerin doğmasına zemin hazırlayacak hesap adamları ister. Reel mülkiyet ve sözleşmeler, yasa adamlarının sayısının artırılmasını gerektirir. Tıp gelişir ve sanat alanındaki burjuva gerçekçiliğinin kökeninde anatomi yatar. Demek ki, araç uzmanları burjuvazinin içinden doğar; onlar ne bir sınıftır ne de seçkin bir kesim.

Sartre’ın çok bilinen aydın tanımı şöyledir: Aydın, kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir. Aydınların tümü de  zihinsel çalışmalarıyla (pozitif bilimler, uygulamalı bilimler, tıp, edebiyat, vb.) belli bir ün kazanmış, kendi alanlarından çıkarak, küresel bir insan kavramı adına, toplumu ve kurulu düzeni eleştirmek için bu ünü kötüye kullanan çeşitli insanlardan oluşmuş bir topluluk görünümündedir.

Bu çözümlemelerin ışığında, “Aydın kavramına bir örnek vermem istenirse,” der Sartre, “ben atom silahlarını geliştirmek için çalışan bilim insanlarına ‘aydın’ denmeyeceğini söyleyeceğim; onlar bilim insanıdır, işte o kadar. Ama yapılmasına göz yumdukları bu silahların yıkıcı gücü karşısında dehşete kapılan bilginler bir araya gelerek kamuoyunu atom bombasının kullanımına karşı uyaran bir manifesto yayımladıklarında artık birer aydındırlar. Gerçekten de, bu durumda, birincisi yetki sınırlarını aşmışlardır; bir bomba imal etmek başka şeydir, onun kullanılmasını yargılamak başka bir şey. İkincisi, kamuoyunu sarsmak için, kendilerine bahşedilen ün ve yetkiyi kötüye kullanarak, bilimsel donanımlarıyla, geliştirdikleri silah konusunda bambaşka ilkelerden hareketle edindikleri politik değerlendirmeleri ayıran uçurumu gidermiş olurlar. Üçüncüsü, aslında bombanın kullanılmasını teknik hatalar saptadıkları için değil, insan yaşamını en yüce değer kabul eden bir değerler sistemi adına kınamaktadırlar.”

Araştıran bir bilgi teknisyeni, egemen sınıfın gözünde hem vazgeçilmez hem de şüpheli biridir; bu kuşkuyu hissetmekten ve içinde barındırmaktan kurtulamaz. Bu noktadan sonra iki olasılık söz konusudur:

Bunlardan biri, bilgi teknisyeninin egemen ideolojiyi kabul etmesi ya da onunla uzlaşmasıdır. Özdenetim uygular ve apolitikleşir, bilinemezciliğe sığınır, vb. İktidarın baskı yoluyla onu geçerli bir sorgulayıcı tavrı reddetmeye zorlaması da söz konusu olabilir: Teknisyen karşı çıkma, sorgulama gücünden vazgeçer, bu da onun işlevine zarar vermeden olacak bir şey değildir.

İkinci olasılık, otorite ilkesini bir özdenetim biçimi olarak içselleştirdiğini kabul ederse, rahatsızlığını alt etmek için, kendisini biçimlendiren ideolojiyi sorgulama zorunluluğu duyarsa, bilmediği ya da tartışılması kendisine yasaklanmış amaçların aracı ve hegemonyanın alt düzey görevlisi olmayı reddederse ortaya çıkar: İşte o zaman, pratik bilgi uzmanı egemen sınıf için bir canavar, farklı bir anlatımla, üstüne vazife olan şeylerle ilgilenen, başkalarınınsa üstüne vazife olmayan işlerle ilgileniyor dediği bir aydın oluverir.

***

O 23 yıl önceki söyleşiye katılanlar arasında bugün, aydın mertebesine erişmişlerin yanı sıra, Sartre’ın deyişiyle, pratik bilgi uzmanı olmuş, akademik unvanlar kazanmış olanlar da vardır herhalde. Aylardır çürümüş düzenin marifetiyle yoksulların hayatını darmadağın eden salgın konusunda merkezi düzeydekinin yanı sıra artık yerel düzeyde de oluşturulmuş, “bilim kurulu” adındaki topluluklarda yer alanlar da, tek tük de olsa, bulunuyor olabilir. Bu ikincilerin bilim insanı olmakla aydın olmak arasındaki fark üzerinde kafa yorduklarını sanmam. Başka vecizelerinin yanı sıra, “Ne yapayım ben öyle aydını!” sözüyle de tarihimize geçmiş bir soy ile kendisi arasında bağlantı kurulmasından yüksünmeyen ya da düpedüz o soydan gelen bilim insanı, başka bir deyişle, pratik bilgi teknisyeni olmayı tercih edenlerdir onlar. Büyük ölçüde tercih sorunudur ne de olsa. Halkımızın bir sözü akla geliyor ister istemez, biraz sansürleyerek yazalım: Gönül bu, nereye konacağı belli olmaz.