Fransız usulü Diyanet ve kaybedenler

Macron, esasen 1905 Laiklik Yasası’na tümüyle aykırı bir nitelik taşıyan girişiminde bir tür 'İslam Konseyi' oluşturmayı hedefliyor. Erdoğan'la rekabet ederken onun eline oynuyor.

Engin Solakoğlu

Aydınlanmanın ülkesinde bir garip alaca karanlık

Fransa’da Macron yönetiminin “bölücülüğü/ayrılıkçılığı engelleme” adı altında çıkarmaya çalıştığı yasal düzenlemenin tarihsel ve politik arka planına 2 Şubat’ta Sol Haber’de yayınlanan yazımda değinmiştim.

Konunun farklı boyutları tartışılırken son günlerde iki husus öne çıktı. Bunlardan birincisi Yüksek Öğrenim Bakanı’nın “islamo-gauchisme”in Fransız üniversitelerini zehirlediği yönündeki sözleriydi. Sonuçta ülkedeki saygın akademik ve bilimsel kurumlar böyle bir meselenin olmadığını o kadar ısrarla tekrarladılar ki, Bakan Vidal, sözlerini tevil etmek zorunda bırakıldı. Peki,  Bakanın bence gayet bilinçli bir şekilde kullandığı ve esas itibariyle Fransız aşırı sağının yıllardır sakız gibi çiğnediği bu terim ne anlama geliyor? Kabaca İslamcıları destekleyen bir tür solculuk deyip geçelim de Türkiye’ye de uzanabilecek çağrışımlara hiç girmeyelim.

Bizi daha yakından ilgilendiren ikinci husus ise, Macron yönetimine yakın basın organlarında, ayrılıkçılığı engellemeye yönelik yasanın esasen Erdoğan Türkiyesi’nin Fransa’yı hedef alan “çökertme” faaliyetlerine set çekmeye yarayacağı şeklindeki haber ve yorumlar. Pazar gazetesi JDD ve ünlü silah üreticisi Dassault Grubu’na ait Le Figaro bu konuda başı çekiyor. Durum öyle bir hale geldi ki, Paris’teki T.C .Büyükelçisi, bu iddialara yanıt vermek zorunda kaldı. Ne kadar verebildiği de, bu yazının konusu değil.

Fransızca “Diyanet” nasıl deniyor?

Macron, esasen 1905 Laiklik Yasası’na tümüyle aykırı bir nitelik taşıyan bu girişiminde bir tür “İslam Konseyi” oluşturmayı hedefliyor. Bu konsey Fransa Devleti tarafından çizilen bir çerçeve içinde kalmak kaydıyla bir “Fransa İslamı” oluşturacak ve bunun için Fransa’da imam yetiştirecek. Bu girişim neden Laiklik ilkesine aykırı? 1905 yasası Kilise’yi devletin ve siyasetin politik ve mali muhatabı olmaktan çıkartmıştı. O dönem kimsenin aklına bir Konsey kuralım da “Fransa Katolikliği” yaratalım demek gelmemişti. Doğrusu da buydu. 

Şimdi Macron bir yandan kendisine yakın yayın organları kanalıyla Türkiye’nin/Erdoğan rejiminin Fransa’ya sızma çabalarını engellediği izlenimini verirken, aslında yıllardır iki ülkedeki laiklik anlayışları karşılaştırıldığında, Fransız aydınlarının biraz da üsttenci bir bakışla “bizimki en hakiki Laiklik, sizinki dinin devlet eliyle denetimi” demelerine olanak sağlayan farkı ortadan kaldırıyor. Lafı gevelemeden söyleyelim: Macron, adeta Türkiye’yi taklit ederek  Diyanet « à la française » kuruyor. Bu Fransızca konuşan Diyanet’in ve ona bağlı imamların ülkede yaşayan milyonlarca Müslüman açısından hiçbir meşruiyet taşımayacağından da kuşku duymuyorum.

İkili oyun

Fransa’da Türkiye ve Türklerin şeytanlaştırılması ve günah keçisi olarak kullanılması, Türkiye’nin bugünkü iktidarıyla başlamadı. Fransız siyasetinde bu nerede ise kültürel bir refleks. Bunun da en önemli sebebi Türkiye’ye “vurmanın” siyasi getirisinin götürüsünden çok daha yüksek olması. 

Fransa’yı yöneten “aklın” ülkede yaşayan ve esasen bugünkü Laiklik anlayışıyla hiçbir sorunu olmayan milyonlarca Müslümanla ilgili olarak attığı adımın dönüp dolaşıp Türkiye’yle çekişme zeminine oturması da bu açıdan şaşırtıcı değil. Zeki bankacı çocuk “ben bu işi Erdoğan’a karşı bir hamle olarak göstereyim de Müslümanların da Türk olmayan ezici çoğunluğunu ve de esasen onların içindeki Selefi eğilimlerin asıl finansörü olan Körfez ülkelerini kızdırmayayım” derken tam da AKP’nin yıllardır uğraşıp da başaramadığı “Müslümanların koruyucusu” sıfatını Fransa’da yaşayan Türklerin ötesine taşırma hedefine hizmet ediyor. Bir yandan da sadece Fransa değil, dünya halkları açısından da karanlığa karşı  en güçlü silahlardan birini teşkil eden Laiklik ilkesini tuzla buz ediyor.

Sahanın karşı tarafındaki oyuncu, yapılan bu muz ortayı ofsayta yakalanmadan gole çevirebilir mi, çok emin değilim. Erdoğan rejiminin Macron’un bu talihsiz ve bana göre ilk seçimden sonra tarihin çöplüğüne gönderilecek manevrasına karşı gürültülü bir şekilde  konumlanarak  bir yandan muhayyel bir seçimde birkaç yüzbin blok oy elde etmek, bir yandan Fransa’daki “Arap sokağı” nezdindeki gücünü artırmak  hevesiyle, ülkede yaşayan Türkleri çoğunluğunun hakketmediği bir “beşinci kol” görüntüsüyle Fransız Polis Devleti’nin önüne attığı gibi, neredeyse 40 yıldır ikili anlaşmalar (ELCO) çerçevesinde Türk çocuklarına Fransız  okullarında açılan sınıflarda görev yapan Türk öğretmenlerini de “casusluk yaptıkları için istenmeyen kişiler” durumuna düşürüyor. Fransa’nın ELCO kapsamındaki öğretmenlere getirdiği kısıtlamaların acısı ise Galatasaray Üniversitesi’ndeki Fransız akademisyenlerden çıkartılıyor. 

Bu çekişmenin iki taraf için de tek sonucu: “kaybet-kaybet”.