Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde sağlık

Sosyalist Gelecek ve Planlama Sempozyumu’nun Güz-2020 Çalıştayı için sunulan "Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde sağlık" başlıklı makale...

Haber Merkezi

Eda Mermi - BAA Toplum Sağlığını Geliştirme ve Koruma BA

 Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Tarihsel Arka Planı:

9 Mayıs 1945 tarihinde, Sovyetler Birliği'ne bağlı güçler Hitler Almanyası’nın faşist ordularını yenilgiye uğrattı. Nazi ordularının teslim alınmasının ardından bugünkü Almanya topraklarında Hitler Almanyası’na karşı, 4 büyük ülke bir araya geldi. Bu ülkeler Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa idi. Bir araya gelen ülkeler 4-11 Şubat 1945 tarihinde Kırım’da gerçekleştirilen konferansta Almanya’nın Hitler sonrasında yoluna nasıl devam edeceğini görüştü. 

Kırım konferansı; Sovyetler Birliği, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin katılımı ile 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında Yalta’da bulunan sağlık tesislerinde düzenlendi. Kimi kaynaklarda Yalta’da yapılmış olması nedeni ile Yalta konferansı olarak da geçmektedir. Konferansa Churchill, Roosevelt, Stalin ve dışişleri bakanları Eden, Stettinius ve Molotov katıldı. Kendilerini Antifaşist güç olarak adlandıran ülkelerin konferansta başlıca ortaklaştığı konu, öncelikle ortak düşman Hitler Almanyası’nın yenilgiye uğratılması, Alman militarizminin ve Nazizm’in ortadan kaldırılması, kalıcı bir barışın sağlanmasıydı.

Nazi Almanyası’nın yıkılması ile birlikte Almanya’da emekçi sınıfın örgütlenmesinde yeniden bir canlanma başladı. Komünist, sosyal-demokrat partiler, işçi ve sendika hareketleri yeniden örgütlenmeye ve Almanya’nın dağılan politik durumuna emekçi karakter kazandırarak aktif rol almasını sağlamaya çalışıyorlardı.

Hitler faşizminin akabinde çalışmaları yükselten Almanya Komünist Partisi Merkez Komitesi, 11 Haziran 1945 tarihinde kamuoyuyla paylaştığı bildirgede bir program önerdi:

1. Hitler rejiminin kalıntılarının tamamen ortadan kaldırılması, devlet ve hükümet mekanizmasının faşist unsurlardan temizlenmesi. 

2. Açlığa, işsizliğe ve evsizliğe karşı savaş. Yıkılmış olan okulların, meskenlerin, fabrika ve işletmelerin yeniden kurulması için etkili önlemler. Ekinlerin toplanması ve depolanması için köylülere yardım. 

3. Halkın demokratik haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alınması, yeni adalet mekanizmasının kurulması. Eğitim sisteminin faşist ve gerici unsurlardan temizlenmesi, demokratik, halkçı ve özgürlük anlayışına bağlı bir eğitim sisteminin kurulması. 

4. İdarede demokratik bir temel üzerinde merkezi sisteminin kurulması. Ocak, bucak, il, bölge ve federal idarelerle, bunların kendilerine özgü Meclislerinin yeniden kurulması.

5. Emekçilerin, patronların keyfî idaresine ve ölçüsüz sömürüsüne karşı korunması. Fabrikalarda işçilere, memur ve müstahdemlere, kendi temsilcilerini tayin için serbest seçim hakkının tanınması.

6. Nazi elebaşlarının, savaş suçlularının bütün mal varlıklarının kamulaştırılması ve halka teslim edilmesi. 

7. Büyük toprak sahipliğine son verilmesi, yunkerlerin (büyük toprak ağalarının), kontların, baronların mallarının kamulaştırılması ve savaşta zarara uğrayan köylülere dağıtılması.

8. Halkın en temel ihtiyaçlarının (ulaştırma, su, gaz elektrik gibi) karşılanması için işletmelerin ayarlanması. Sahipleri tarafından terk edilmiş işletmelerin ocak, bucak, bölge veya federal idarelere teslimi. 

9. Öteki milletlerle barış ve iyi komşuluk ilişkilerinin kurulması, başka milletlere karşı saldırı ve zorbalığa, askeri işgal ve yağmacılık politikasına kesinlikle son verilmesi. 

10. Hitlerci saldırının öteki halklara verdiği zararların tanınması ve giderilmesi.(Saydan,1969:9-10)

Almanya Komünist Partisi’nin yayımladığı bu program, faşizm karşıtı, demokratik bir düzenin uygulamaya geçilmesini, demokratik bir cumhuriyetin kurulmasını hedefliyordu. Partinin çağrısı, bütün demokratik güçlere hitap ediyor ve onları anti-faşist demokratik partiler bloku kurmaya dâvet ediyordu.

Hitler Almanyası’nın yenilmesinde başrolü oynayan Sovyetler Birliği hükümeti, demokratik tek bir Almanya kurma düşüncesindeydi. Bu konudaki kararlılığını netleştirmek adına Batılı hükümetler ile Yalta Konferansı’nda tespit edilen Almanya politikasını tekrar doğrulamak ve bu politikanın bazı detaylarını netleştirmek için yeni bir konferans daha yapma kararı aldılar. Böylece, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere arasında Potsdam Konferansı hazırlıklarına başlandı. 

Potsdam Konferansı 17 Temmuz 1945 tarihinde başlayıp 2 Ağustos tarihinde sona erdi. Konferansa Fransa'nın da eklenmesi ile Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere arasında anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre; Alman Nazi militarizminin yok edilmesi, Almanya’nın tamamen silahsızlandırılması ve askerden arındırılmış bölge haline getirilmesi, demokratik tek bir Almanya’nın yaratılması, Nazilerin görevlerden uzaklaştırılması, Almanya’nın “ekonomik ve siyasal olarak tek bir bütün” olarak kabul edilmesi karar altına alındı. Potsdam Anlaşması aynı zamanda Nazi partisini yasaklıyor ve Nazi savaş suçlularının cezalandırılmasını hedefliyordu. Potsdam Anlaşması’nda ABD, Almanya’nın işgal bölgelerine ayrılmasını talep etmiş fakat Sovyetler Birliği, Almanya’nın bir bütün olarak kalmasını önermişti. SSCB’nin bu fikri konferans esnasında daha ağır basmıştı.

Sovyetler Birliği dışındaki diğer güçlerin Almanya’yı bölerek kendi idarelerinde bir ülke yaratma gayesi sebebiyle, işçi hareketlerinin iktidarda olduğu, tek ve demokratik bir Almanya’nın kurulması hedefiyle Almanya Komünist Partisi ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi 21-22 Nisan 1946 tarihinde bir araya geldikleri bir toplantıda birleşme kararı aldı ve Almanya Sosyalist Birlik Partisi’ni kurdu. Bu birleşmenin esas hedefi işçilerin iktidarında tek bir Almanya kurmak ve yönetmekti.

1946 yılında Potsdam Anlaşması’na katılan ülkelerin almış olduğu demokratik tek bir Almanya kararına rağmen, ABD ve İngiltere birlikte hareket ederek Almanya’nın tekrar Sovyetler Birliği’ne karşı silahlanmasını sağlayan girişimlerde bulundular. 2 Aralık 1946 tarihinde New York’ta İngiltere ve Amerika işgal bölgelerinin birleştirilmesi anlaşması imzalandı. Bu hamle karşısında Alman Sosyalist Birlik Partisi önderleri demokratik tek bir Almanya’nın kurulmasını, bir anayasa ile garanti altına almak istedi. Alman Sosyalist Birlik Partisi yöneticileri, 1947 yılının ilkbaharında, büyük devletlerin dışişleri bakanlarının da katıldığı Moskova toplantısında, Almanya’nın, demokratik parti, örgüt ve sendikalar tarafından temsil edilmesini ve tek bir Alman devleti kurmak maksadıyla Almanya’da bir referandum yapılmasını teklif ettiler. Bu teklif, ayrıca, Potsdam Anlaşması’yla da uyumlu olarak, merkezi bir Alman idaresinin, daha sonra geçici bir Alman hükümetinin kurulmasını ve demokratik tek bir Alman devleti yaratmak üzere bir Anayasa hazırlanmasını hedefliyordu. Bu teklif Batı Almanya bölgesinde kalan partiler ve Batılı işgal kuvvetleri tarafından reddedildi. Daha önce New York'ta İngiltere ve ABD arasında kendi idarelerindeki yerlerin birleşme kararı anlaşması 1 Haziran 1947 tarihinde yürürlüğe girdi. Takiben Batı işgal bölgesindeki idareciler 1947 Haziranı’nda Marshall Planı'nı kabul etmeyi kararlaştırdılar.

Sovyetler Birliği’nin de desteği ile Alman Sosyalist Birlik Partisi’nin birleşik, demokratik bir Almanya devleti kurulması talebine rağmen, 1948 Şubatı’nda Batı Almanya güçlerinin dışişleri bakanları Londra’da toplandı. Amaçları Batı Almanya’nın işgal bölgelerinde federal bir Almanya kurmaktı. 

Londra Konferansı’nda Batı Almanya’nın federal bir Almanya olarak kurulması karar altına alındıktan sonra, Batılı işgal devletleri Potsdam kararlarını bir kez daha yok sayarak, Sovyetler Birliği’ne de danışmadan Batının üç işgal bölgesinde 18 Haziran 1948 tarihinde bir para reformu yaptılar, yeni para birimi "B” markı piyasaya sürdüler.

4 Nisan 1949 tarihinde, NATO’nun kuruluşundan kısa bir zaman sonra, 8 Mayıs 1949 tarihinde, Batı Almanya parlâmentosu Batı Alman devletinin anayasasını kabul etti. Anayasa, Batılı işgal devletlerinin askeri valileri ve Batı Alman federal hükümetlerinin çoğunluğu tarafından onaylandıktan sonra, 23 Mayıs 1949 tarihinde yürürlüğe girdi. Ve 14 Ağustos 1949 tarihinde parlâmento seçimleri yapıldı. Seçimlerden yaklaşık bir ay sonra, 15 Eylül 1949 tarihinde, Adenauer hükümeti kuruldu. 

Böylece, Batı Almanya’da büyük burjuvazinin ve emperyalistlerin hâkim olduğu Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla, Almanya’nın ikiye bölünmesi kesinleşti. 23 Ekim 1954 tarihinde de Adenauer ve emperyalist işbirlikçileri, Alman militarizmini yeniden canlandırmak ve 500 bin kişilik düzenli ordu kurma amacıyla, Federal Almanya Cumhuriyeti'nin NATO'ya katılması konusunda ortaklaştılar.

Adenauer hükümetinin kurulmasından sonra, 7 Ekim 1949 tarihinde, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Anayasasını hazırlamak üzere üçüncü Alman Halk Kongresi toplantıya çağrıldı. Bu kongre kararı ile de Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC) kuruluşu tamamlandı.

 Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin yüzölçümü 108.298 kilometre kareydi. Doğusunda Polonya Halk Cumhuriyeti, güneyinde Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti, batısında da Batı Almanya Federal Cumhuriyeti vardı. Ülkenin kuzeyi Baltık Denizi ile sınırlıydı. Alman Demokratik Cumhuriyeti toprakları içinde Batı Berlin bölgesi de bulunmaktaydı. 1966 istatistiklerine göre Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde ortalama 17,1 milyon insan yasamaktaydı.

Demokratik Almanya’da halkın büyük çoğunluğu kentlerde oturmaktaydı. Halkın yalnız % 20'si köylerde yaşamaktaydı. Nüfusun en yoğun olduğu bölgeler Halle, Leipzig, Karl Marx Stadt ve Dresden gibi sanayi merkezleriydi.

Alman Demokratik Cumhuriyeti, halk demokrasileri ile yönetilen ülkeler (Bulgaristan, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya ve Romanya) ile SSCB arasında daha kapsamlı bir ekonomik iş birliği kurulması için 1949 yılında kurulan Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi'ne (COMECON) 1950 yılında dâhil edildi.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında mülkiyet ilişkileri Sovyetler birliğinden farklıydı. Sosyalist mülkiyet ve sosyalist olmayan mülkiyet şeklinde iki çeşit kategori mevcuttu. Sosyalist mülkiyet de halk mülkiyeti ve kooperatif mülkiyet olmak üzere ikiye ayrılıyordu.

Halk mülkiyeti yani bir başka ifadesiyle devlet mülkiyeti, Nazi üyelerinin, savaş suçlularının, sermayecilerin ve büyük toprak beylerinin mallarının kamulaştırılmasından oluşuyordu. Aynı zamanda sosyalizmi inşa etme sürecinde açılan işletme ve sanayi kolları da bu mülkiyet grubuna dâhil edildi. Ayrıca sanayi kollarının büyük kısmı, bütün yeraltı kaynakları, ulaşım araçları, haberleşme araçları, bankalar, sigorta şirketleri, dış ticaret, iç ticaretin önemli bir kısmı halk mülkiyetine dâhildi. 1947'de sanayi üretiminin, halk mülkiyeti sektörü %56,3 ünü, ilk beş yılın sonunda %87,6’sını ve 1963 yılının sonunda ise %88,7'sini sağlıyordu.

Kooperatif mülkiyeti, özel üreticilerin bir araya gelerek meydana getirdikleri mülkiyet alanını kapsıyordu. Bu mülkiyet alanının büyük bir kısmını Tarım Üretim Kooperatifleri ve Esnaf Üretim Kooperatifleri oluşturmaktaydı. Tarım Üretim Kooperatiflerinde toprak ve üretim araçları kooperatife katılan köylünün özel mülkiyetindeydi.

Bu iki sosyalist mülkiyet biçiminin yansıra, bir de devletle ortaklaşa işletilen ‘işletmeler mülkiyeti’ vardı. Burada mülkiyet özel şahıslarla devlet arasında paylaşılmıştı. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde oranı %12’yi geçmeyen bu orta ve küçük özel kapitalist işletmelerin üretim ve faaliyetleri sosyalist toplumun ihtiyaç ve hedeflerine göre planlanmaktaydı.

 ALMAN DEMOKRATİK CUMHURİYETİ'NDE SAĞLIK

Sosyalist Sağlık Hizmetinin Temel İlkeleri:

Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde, kamusal karakterli, kapsamlı bir sosyalist sağlık sistemi uygulanmaya başlanmış ve geliştirilmişti. Sosyalist sağlık hizmetinin temelleri, Lenin tarafından formüle edilen aşağıdaki ilkelere dayanmaktaydı:

-Tüm sağlık ve sosyal bakım merkezlerinde merkezi karakterde yönetim ve çalışma düzeni

-Hastalıkların önlenmesi ve iyilik halinin sürdürülmesine yönelik hedefler

-Sağlık sisteminin eyalet karakteri ve tüm yurttaşların sağlığının korunmasına yönelik sosyal sorumluluk 

-Koruyucu sağlık hizmetlerinin kapsayıcı bir şekilde sağlanmasında çalışan insanların aktif katılımı ve halkın işbirliği

-Ülkedeki tüm yurttaşlar için tıbbi hizmete parasız erişim

-Teori ve pratiğin, araştırma ve bakım görevlerinin, temel bakımın ve uzmanlaşmış tıbbi bakımın iş birliği ile ayakta ve yatan hasta bakımının iş birliği

-Tıbbi bakımın kalitesini arttırmak için bilim ve teknolojideki modern gelişmelerin kapsamlı kullanımı

Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin 1976 yılının Mayıs ayında yapılan 9. Kongresinde delegelere seslenen E. Honecker, konuşmasında, sağlık politikaları için şöyle demiştir: “Alman Demokratik Cumhuriyeti, tüm koruyucu sağlık hizmetlerinin ve sosyo-politik kararların kalitesi ve etkinliği için çabalarken, vatandaşların kişisel isteklerini, sosyal çıkarlarla birleştirme gayreti içindeydi. Sağlık, kişisel olduğu kadar sosyal bir meseledir. Sağlığın korunması, sadece sağlık çalışanları için değil, toplumun tüm alanları ve vatandaşın kendisi için de bir sorumluluktur. Önleyici ve tedavi edici sağlık hizmetleri, sosyalist devlet ve toplum tarafından desteklenen ve yurttaşların kendileri tarafından şekillendirilen bir yaşam tarzıdır.” 

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetleri ülkede yaşayan herkes için eşit ve parasız bir haktı. Üstelik bu hak anayasa ile koruma altına alınmıştı. Anayasa'nın 35. maddesine göre her yurttaşın sağlığı ve emeğinin/iş gücünün korunması hakkı vardı. Bir sosyal güvence sistemi temelinde, hastalık ve kaza durumunda maddi güvence, tıbbi yardım, ilaçlar ve diğer tıbbi hizmetler parasız olarak yurttaşlara sağlanmaktaydı. (ADC Anayasası: Madde 35 1968)

Yurttaşların hastalıktan korunmasından, hastalık esnasında tıbbi tedavi ve bakımının uygulanmasına kadar tüm süreç sosyalist Alman devletinin sorumluluğundaydı. 

Federal Almanya’da ise doktorlar, meslekleri, teknik donanımları ve sattıkları ilaçlarla kâr etmek zorunda olan, hekim olmaktan önce birer iş adamlarıydılar. ADC ise, hasta bir bireyin tedavisi için ücret ödemek zorunda olmadığı sosyalist devletti.

Demokratik Almanya’da, sağlık sisteminin ilkelerine göre, önleyici sağlık hizmetleri en az tedavi edici sağlık hizmetleri kadar önemliydi. Model aldıkları önleyici sağlık hizmetinin dayandığı temel ise şu şekildeydi;

1- Hastalıkların nedenlerini ortadan kaldırmayı, etkilerini zayıflatmayı veya hastalığa neden olan faktörlerin ortadan kaldırılmasını sağlamayı hedefleyen birincil önleme, nedensel önleme. Sağlıklı bir yaşam tarzının oluşturulması, çevreyi koruma önlemleri, yaşayan halkın uygun beslenme ve spor ihtiyacının karşılanması birincil profilaksi önlemlerini temsil ediyordu.

2- Hastalığın erken formları için ciddi hastalık semptomları ve komplikasyonları ortaya çıkmadan önce hedefe yönelik tedbirlerle, hastalıkla mücadele etmek için risk altındaki grupların izlenmesi veya bakımı olan ikincil korunma, hastalıkların erken tespiti. Tüberküloz taraması (akciğer görüntülemesi), kadınlarda rahim ağzı kanserinin erken teşhisi için sitolojik smear (hücresel düzeyde örnek alınarak incelme yapılması), şeker atılımı için strip testleri gibi testler erken terapötik müdahaleyi veya daha hedefli teşhisleri mümkün kılıyor ve böylece iyileşme şansını artıran ikincil önleyici tedbirlerdi.

3- Ciddi komplikasyonların önlenmesi ise üçüncül önleme yani komplikasyon profilaksisi.

Profilaktik muayeneler ve önlemler, devletin halkın sağlığını korumasının bir parçasıydı ve diğer tıbbi faaliyetlerle birlikte planlanır ve uygulanırdı. Her doktor profilakside temelde aktif rol alsa da belirgin profilaktik görevleri olan bazı tıbbi faaliyet alanları vardır: devlet hijyen denetimi, aşılama, iş sağlığı bakımı gibi tıbbi hizmetler. ADC’de koruyucu sağlık hizmetleri çalışmaları çeşitli kitle örgütleri tarafından desteklenmekteydi. ADC'nin Alman Kızılhaçı, Halk Dayanışması, Almanya Demokratik Kadınlar Derneği, Özgür Alman Gençliği, URANIA (Bilimsel Bilgileri Yayma Topluluğu) vb. 260.000'den fazla sendikacı, Özgür Alman Sendikalar Federasyonu (FDGB) çerçevesinde çeşitli komisyonlarda çalışanların temsilcisi olarak aktif rol almaktaydı.

ADC’de bir hastanın tıbbi desteğe ihtiyacı olduğu durumda, hasta için herhangi bir maliyet çıkarılmıyordu. Tıbbi destek, ilaçlar, terapiler (örneğin ortopedik, cerrahi tedavi) ve fizik tedavi hizmetleri parasız olarak verilmekteydi. Hastanın karmaşık operasyonları, ek muayeneleri (röntgen, endoskopi, psikolojik testler vb.) veya kaplıca ihtiyaçları için herhangi bir ücret talep edilmiyordu. Tüm masraflar devlet bütçesinden veya sosyal güvence katkı paylarıyla ödeniyordu. En karmaşık ve modern muayene ve tedavi prosedürleri bile, tıbbi olarak uygulanması gerekiyor ise, tüm vatandaşlara eşit olarak sunulmaktaydı. Aynı durum koruyucu tedaviler (profilaktik) ve tedbirler için de geçerliydi. Demokratik Almanya'da her yıl 150 milyondan fazla tıbbi muayene gerçekleştirilmekteydi. Her ADC vatandaşı, bir yılda yaklaşık dokuz kez ihtiyaç duyduğu doktoru ziyaret ediyor veya evde bakım hizmetlerinden faydalanıyordu. Tüm sağlık giderleri, yalnızca, hastanın tıbbi destek isteğinin kötüye kullanılması durumunda (örneğin alkole bağlı karaciğer sirozu hastasının alkol kullanımı gibi) vatandaş tarafından ödenirdi.

Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin uygulanabilmesi, ancak sosyalist koşullar altında bir sağlık sistemi tarafından yerine getirilebilirdi. Bu nedenle ADC’de bulunan sağlık bakım tesislerinin çoğu kamuya aitti. Bütün sağlık giderleri, kullanılan malzemeler, yeniden yapılanması devlet tarafından karşılanır ve ilgili ulusal ekonomik planlarla şekillenirdi. Tesisler, il veya ilçelerin konseyleri tarafından veya doğrudan Sağlık Bakanlığı (merkezi tesisler) tarafından yönetilmekteydi. Tıbbi tesisler, Yüksek ve Teknik Eğitim Bakanlığı'na bağlı üniversitelerin veya tıp akademilerinin tıp klinikleri ve enstitüleri, Fiziksel Kültür ve Spor Devlet Sekreterliği (spor hekimliği tesisleri), ADC Bilimler Akademisi, ulaştırma sektörü, NVA (Nationale Volksarmee= Ulusal Halk Ordusu (UHO)) ve Alman Halk Polisi, sağlık hizmetleri konusunda sorumluluk alarak, iş birliği halinde mücadeleyi ortaklaştırarak yürütmekteydiler.

Bölgesel özelliklere ve çeşitli tıbbi hizmetlerin farklı tabiyatine rağmen, sağlık sistemi merkezi planlamalara göre yönetilir ve sağlanırdı. Genel sorumluluğa sahip olan Sağlık Bakanlığı bu süreci, diğer devlet kurumlarıyla yakın işbirliği içinde yürütüyordu. Merkezi yönetim ve koordineli geliştirme, tıbbi uzmanlıkların nüfusun ihtiyaçlarına ve bölgesel gereksinimlere göre gelişmesini garanti altına alıyordu. ADC’de kamu sağlık kurumlarının yanı sıra, kiliseler tarafından da desteklenen muayenehaneler, sağlık kurumlarında ve huzurevlerinde mevcut olan özel doktorlar da bulunmaktaydı. Bu, kamu dışı tıp kurumları, sağlık kurumları ile yakın koordinasyon ve işbirliği içinde çalışıyorlardı. Böylece hiçbir orantısızlık veya bölgesel eşitsizliğin meydana gelmesine müsaade edilmiyor, sağlığın korunması ve merkezi yönetimin ulusal karakterine zarar gelmeyeceği garanti ediliyordu.

ADC’de, eksiksiz bir sağlık hizmeti sağlanabilmesi için, bölgesel eşitsizliklerden doğabilecek tıbbi yetersizliklere karşı, tedarik ve hizmet noktasında, tıbbi tesisler ağı oluşturulmuştu. Tıbbi yardıma erişim, ADC’nin herhangi bir noktasından, maksimum 20 kilometre içinde ulaşılabilecek şekilde organize edilmişti. Kırsal alanlarda da bu hizmetlerin en iyi şekilde uygulanabilmesi için, toplum hemşireleri -veya diğer adıyla kırsal hemşireler- ve ayaktan tedavi klinikleri oluşturulmuştu. Toplum hemşireleri özellikle kırsal bölgelerde sağlık tesisine uzak yerlerde konaklayan yurttaşlar için bisiklet, motosiklet veya benzer bir araç ile hemşirelerin hastaları evde ziyaret ettiği bir uygulamaydı. Böylece yaşlı, gebe, çocuklar için koruyucu ve tedavi edici uygulamalar ulaşım sorunu yaşayan halkın evine ulaştırılırdı. Tüm gerekli tıbbi tesisler ve önlemler prensipte bölgesel ve sosyal kökene bakılmaksızın her yurttaşın kullanımına açıktı. ADC'nin konukları ve ziyaretçileri, ilgili ülkeler ile ADC arasında yapılan anlaşmalar uyarınca parasız tıbbi yardım almaktaydı.

ADC’deki sosyalist sağlık sisteminde hastanın güvendiği doktoru seçebilmesi hakkı vardı fakat serbest doktor seçimi ilkesi, keyfi olarak talep edilip uygulanamazdı. Optimal tıbbi bakım için, doktoru isteğe bağlı olarak değiştirmek mümkün değildi. Bölge doktoru genellikle aileyi ve yaşam koşullarını en iyi bilen ve tedavi önerilerinde bulunurken bunları hesaba katan "aile hekimiydi". Hastalığın ileri tetkiki ve takibi gereken durumlarda zaman sınırlarına uyularak aile doktoru hastayı başka bir uzmana sevk edebilirdi. 

ADC’de bir bilim olarak tıp, yalnızca doktor ve yardımcı sağlık personeli kadrosu olarak uygun eğitimi almış, bir muayenede gerekli bilgi ve becerileri göstermiş ve sağlık hizmeti vermek için devlet iznine (tıp uygulama lisansı) sahip kişiler tarafından uygulanabilirdi. ADC’de bu süreç bilimsel yöntem ve ihtiyaçlarla belirlenmekteydi. Etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmamış günümüzde “geleneksel tıp” olarak adlandırılan spekülatif şifa yöntemleri ADC’nin sosyalist sağlık politikalarının içinde yer almamaktaydı. O zamanki Federal Almanya’da bu uygulamalara izin verilmekteydi.  

Sosyalist Almanya’da Sağlık Politikalarının İnşası:

Hitler Almanyası’nın Sovyetler Birliği tarafından kesin yenilgisinden hemen sonra, Temmuz 1945'te Sovyet yönetimindeki bölgede bir sağlık departmanı kuruldu. Sovyet yönetimindeki bölgenin tamamı, doktorların hastaları tedavi etmelerinin yanı sıra önleyici tedbirler uyguladıkları alanlara bölündü. Tüm hastane yataklarının %92'si yerel yönetim organlarının yetki alanı içindeydi, % 5'i dini topluluklara ve % 3'ü de özel hastanelere aitti.

Savaşın hemen sonrasında dönemin acil ihtiyaçlarından biri olarak, Tüberkülozla Mücadele Teknik Komitesi kuruldu. Zührevi (cinsel yollarla bulaşan) hastalıklar içinse bir yardım ofisleri ağı oluşturuldu ve tıp endüstrisi yeniden inşa edildi. Alman Sağlık İdaresi bünyesinde Bilimsel Danışma Kurulu oluşturuldu. Ayrıca tıp fakülteleri yeniden düzenlendi ve sağlık personeli için 5 adet okul yeniden inşa edildi ve 100 yeni okul açıldı. Bu sayede, nüfusun tamamına dönük, iyi koordine edilmiş bir tıbbi yardım sistemi oluşturmak mümkün olmuştu. Fabrikalardaki işçiler için tıbbi bakım geliştirme çalışmaları başlatıldı. Tifüs ve difteriye karşı kapsamlı aşılar yapıldı. Örnek olarak 1945'in sonunda 9 milyon kişiye tifüs ve 500.000 çocuğa difteri aşısı yapılmıştı. Bunun haricinde bir epidemiyolojik istasyonlar ağı da oluşturuldu. Bu önlemler sayesinde, tifüs salgınları hızla yönetilebilir oldu; difteri ve dizanteri hastalarının sayısı da giderek azaldı. Demokratik Almanya’da 1961 yılında 40 yaşına kadar herkesin oral polio aşısı ile aşılanması sonrası hiç çocuk felci vakası görülmediği bildirildi.

Ekim 1949'da Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, Sağlık Bakanlığı'na bağlı tüm kurumların dâhil edildiği yeni bir Çalışma ve Sağlık Bakanlığı kuruldu. 1948 ile 1950 yılları arasında doktor sayısı 10.326'dan 11.604'e yükseldi, bunların 5.313'ü ise devlet hizmetindeydi. Bu oran savaştan yeni çıkmış ve yeni inşa edilen bir sosyalist ülke için iyimser bir tablo oluşturuyordu. Ek olarak, 1949'un sonunda, sağlık sistemi kurumlarında yaklaşık 5.000 pratisyen hekim çalışıyordu. Yardımcı sağlık personeli sayısı 40.138'den 46.528'e yükselmişti. Hasta yataklarının sayısı da önemli ölçüde arttı. Çok sayıda yeni poliklinik ve hastane inşa edildi. 1950 yılında ayaktan tedavi merkezlerinde, üniversite ve hastanelerde ve kırsal bölgede olmak üzere 348 yeni poliklinik açıldı. Çok sayıda fabrikaya poliklinik ve ayaktan tedavi merkezi yapıldı.

Demokratik Almanya'da sosyalizmin inşa edilmesine başlanması ile birlikte birçok hastalıkta iyileşme izlendi. Zührevi ve diğer bulaşıcı hastalıklar hızla düştü. Sifiliz (bel soğukluğu) hastalığı 1946'da 10 bin kişide 12-13 oranında görülürken, 1949'da bu oran 10 bin kişide 3 oranına düşmüştü. Ayrıca, bel soğukluğu komplikasyonlarının oranı da azalmıştı, 10 bin kişide 25 oranında tespit edilirken, 10 binde 5'e kadar düşmüştü. Demokratik Almanya'da, tüberküloza karşı yoğun bir mücadele gerçekleştirildi. Tüberküloz Kontrol Kurumları’nın sayısı 1946'da 280 iken 1950 yılına gelindiğinde bu sayı 391'e çıkmıştı. Aynı dönemde hastanelerde tüberküloz hastaları için yatak sayısı 8.180'den 21.921'e, sanatoryumlar da 7.281'den 13.729'a yükseldi.

Demokratik Almanya'da ayrıca, anne ve çocukların korunması için bir yasa çıkarıldı. Yeni doğum yapmış kadınlar için yatak sayısı arttırılırken, hamile ve emziren kadınların konaklaması ve psikolojik destekle birlikte bebek bakımında destek ve eğitim alabilmesi için de huzurevleri inşa edildi. 

Sağlık tesisi sisteminin yeniden düzenlenmesinden sonra, sağlık tesisleri ve sanatoryumlar, işçilerin ve çalışanların kullanımına açıldı. 1948'de 100.000 kadar hasta sağlık merkezlerini ziyaret ederken, ertesi yıl 240.000'den fazla emekçi 9 ay içinde sağlık merkezlerinde muayene edilmişti.

1953 itibariyle, Demokratik Almanya'da, her biri Berlin, Leipzig, Jena, Halle, Greifswald ve Rostock ünivaersitelerinde olmak üzere 6 tıp fakültesi, ayrıca 5.000 çalışma yeri olan 100'den fazla yardımcı sağlık personeli için okul, bilim ve araştırmalarla ilgilenen 15 enstitü bulunmaktaydı. Bunlar arasında Berlin'deki Sosyal ve Endüstriyel Hijyen Enstitüsü, ADC Bilimler Akademisi Biyoloji ve Tıp Enstitüsü, Berlin Humboldt Üniversitesi'ndeki Tümör Kliniği, Leipzig, Karl Marx Stadt ve Gera'daki X-ray Enstitüleri, Berlin'deki Fonksiyonel Solunum Terapi Enstitüsü, Dresden'deki Alman Hijyen Müzesi bulunmaktaydı. 1951-55 yılları arasında Demokratik Almanya ekonomisinin geliştirilmesine yönelik beş yıllık plan, sağlık sisteminin daha da genişlemesini sağlamıştı. 

Faşizm dönemi Almanyası’nda ise nüfusun sağlık durumu, özellikle savaş sırasında, tüberkülozun yanı sıra ciddi bulaşıcı hastalıkların da hızla artması ile giderek kötüleşti. Dönemin resmi Almanya verilerine göre 1938 yılında, şehirde yaşayan her 100.000 kişinin 133’ünde tüberküloz görülüyordu. Bu oran 1944'te 207'ye yükselmişti. Aynı dönemde 100.000 kişi başına tüberkülozdan ölenlerin sayısı 60'tan 81'e yükseldi. Özellikle emekçi mahallelerinde veremden kaynaklanan hastalık ve ölümlerin sayısı giderek artmıştı. Aşağıdaki tablo, Berlin'in Wedding bölgesinde (100.000 nüfusa oranla) tüberkülozun bir sonucu olarak hastalık ve ölüm oranındaki artışı göstermektedir:

Bölünme sonrası Federal Almanya'da yaşayan halkın sağlık durumları ile tıbbi ve sıhhi bakımları sürekli olarak kötüleşiyordu. Tüberküloz hasta sayısı ve tüberküloz kaynaklı ölüm oranı o dönemde sürekli artıyordu. Federal Almanya, sosyal yardım ofislerinden alınan bilgilere dayanan aşağıdaki tabloda, İngiliz işgal bölgesindeki Federal Almanya’daki bazı kentlerdeki hastalık oranındaki (100.000 kişi başına) artışları göstermektedir:

Bu bölgedeki ölüm oranı 1945'te 100.000 kişiden 70’e, 1948 yılına gelindiğinde ise 96 kişiye yükselmişti. 1946'da Berlin'in İngiliz yönetiminde yer alan bölgelerinde, tüm ölümlerin onda birinden fazlası tüberküloz nedeniyle gerçekleşiyordu. Aynı yıl Fransız bölgesinde yaşayan 100.000 kişinin 478'i tüberküloza yakalanmış, 284'ü hastalık nedeniyle ölmüştü. Batı Almanya'da 1945-48 arasında cinsel yolla bulaşan hastalıklarda da artış gözlendi. 1945'te İngiliz bölgesinde her 10.000 kişiden neredeyse 10’unda sifiliz (bel soğukluğu) hastalığı görülüyordu. Üç yıl sonra bu oran 32 olmuştu. 1946'da Almanya’nın Amerikan bölgesinde yaşayan 10.000 kişiden 90'ı bel soğukluğuna yakalanmıştı. Batı Almanya'daki cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılması, işgal altında yaşayan insanların, artan işsizlikle yoksullaşmasına ve artan fuhuşa bağlıydı.

ADC Yurttaşlarının Sosyal Hakları

ADC’de yaşayan herkes için kökenine, dini aidiyetine veya yaşadığı yere bakılmaksızın aynı sağlık hizmeti hakkı geçerliydi. Kapsamlı bir sağlık sistemi ağı ile emekçiler, aileleri, emekliler, öğrenciler ve yaşayan herkes için parasız koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetleri uygulanmaktaydı. 1988 yılında yaşayan nüfusun %16’sı yaşa bağlı emeklilik hakkı edinmişti. Malulen emeklilik, analık hakları ve yaşa bağlı emeklilik hakkına ulaşan bireyler için devletin sosyalist sisteminden sağlanan haklar yürürlüğe giriyordu.

ADC’de sosyal güvenceler hastalık, kaza, sakatlık, yaşlılık, gebelik, analık gibi durumları kapsamaktaydı. Sosyal durumları ne olursa olsun, çalışanlar, ailenin çalışmayan üyeleri, öğrenciler ve yaşlılar kanunen sosyal güvenceli sayılmaktaydılar. Çalışan herkes sosyal güvenlik kurumuna bağlıydı. Emekçilerin dışında kalan gelir sahibi tarım üretim kooperatifi üyeleri, esnaf üretim kooperatifi üyeleri ve serbest meslek sahibi olanlar ise ayrı bir sosyal güvenlik kurumuna bağlıydı. Sosyal güvenlik kurumu, ihtiyaç halinde para ve ayniyat olarak ödeme yapmaktaydı. Hastalık, gebelik ya da doğum izninde ve yaşlılık halinde sosyal güvenlik kurumu kişiye para ödemesi yapıyordu. Bu ödeme kişinin isteğine ve ihtiyacına bağlı olarak haftalık, aylık ya da toplu ödeme şeklinde gerçekleştiriliyordu.

Ayni ödeme ile bütün koruyucu ve tedavi edici muayene, ilaç, tıbbi araç, ameliyat gibi tüm hizmetler parasız sağlanmaktaydı. Tüm poliklinik ve yataklı servis hakkından eşit ve parasız faydalanan ADC yurttaşları için, genel durumu hastaneye gidemeyecek kadar kötü olan hastalar ise hekim onayıyla evde bakım hizmetlerinden faydalanmaktaydılar. Kaplıca, ılıca ve sanatoryum gibi tedavi yerlerinden yine hekim onayıyla parasız faydalanabiliyorlardı.

  Hastalık durumlarındaki ödemeler ise, eğer hastalık bir iş kazasından kaynaklanmıyorsa 26 hafta boyunca hastalık parası ödenmekteydi. Bu ödeme hastanın durumuna göre hekim kararı ile 39 haftaya uzatılabilirdi. Eğer hastalık bir iş kazasından veya mesleğe bağlı bir sebepten dolayı gerçekleşmişse, hasta iyileşinceye kadar hastalık parası ödemesi yapılırdı. Bu ödeme hastanın çalışıyorken aldığı maaşa eşit ücretti. Hasta iyileşemeyecek durumda bir hastalık geçirmiş ise emeklilik durumuna geçirilir ve emekli ücreti ödemesi yapılırdı. Ayrıca kendisi değil de çocuğu hastalanan kadın işçiler için çocuk iyileşinceye kadar hastalık parası ödenmekteydi.

Maden işçileri ve meslek hastalığı için durum biraz daha farklı işliyordu. Örneğin maden işçileri iş kazası dışında bir sebeple hastalanmışsa hastaya ödeme 52 hafta boyunca yapılıyordu. Tüberküloz gibi meslek hastalığı geçiren hastalara tedavileri yıllarca sürse de tam maaşlı aylıklarına ilaveten ailede yaşayan bireyler için de ek ücret ödeniyordu. Bu ek ücret maaşın %70 -90 oranında olmaktaydı.

ADC’nin 40 yılı boyunca ortalama yaşam beklentisi erkekler için 6 yıl, kadınlar için 8 yıl artmıştı.

1988 yılına gelindiğinde, 165.000 yataklı 563 hastane mevcuttu. 10.000 kişiye 99,6 yatak düşüyordu. Günümüz Türkiye’si ile kıyaslayacak olursak, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2018 yılında Türkiye’nin hastane yatağı kapasitesi özel hastane yatakları da dâhil olmak üzere 231 bin 193, yani 10 bin kişiye düşen yatak sayısı yaklaşık olarak 33. Günümüz Almanya’sında 2017 verilerine göre bu oran 10 bin kişiye düşen yatakta yaklaşık olarak 80 civarındadır.

ADC'de 1949 yılında 13.222 hekim bulunuyorken, 1988 yılı verilerine göre bu sayı 41.639'a ulaştı. Yani 400 kişiye bir hekim düşmekteydi. Yine 1949'da 7109 diş hekimi bulunurken, bu sayı 1988 yılında 12.932'e ulaştı. Yani her 1.200 kişiye 1 diş hekimi düşmekteydi. 1988 yılında, 18.000'i sanatoryumda olmak üzere 24.000 yataklı 167 sanatoryum, ılıca-kaplıca ve bakımevi bulunmaktaydı. Yaşlılar için toplamda 1.955 huzurevinde yaklaşık 200.000 kişilik yatak bulunmaktaydı.

Sonuç

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği deneyiminde olduğu gibi Alman Demokratik Cumhuriyeti deneyimi de toplum sağlığının en ileri örneklerinin yalnızca sağlığın sosyalizm perspektifi ile planlandığı süreçlerde ortaya çıktığını gösteriyor. Ayrıca Demokratik Almanya yanı başındaki kapitalist Almanya’ya, pek çok başlıkta olduğu gibi sosyalist planlama sayesinde sağlık alanında da hayata geçirdiği pratiklerle fark yaratıyor. Hitlerin ve onun faşist ordusunun ülkeyi götürdüğü yıkımdan ve sefaletten yeni bir dünya var eden ve bu dünyada sosyalist planlama sayesinde Demokratik Almanya’da yaşayan yurttaşların hiçbirinin sağlık hizmetlerinden yararlanması için ücret ödemek zorunda kalmadığı bir deneyim var edildi. Demokratik Almanya örneği bizlere, sosyalizmin kazanımları ile yapılabilecekleri yeniden hayata geçirilebilmek için ihtiyaç duyduğumuz şeyi hatırlatıyor.

Katkılar

Iraz Akış

"Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde Sağlık" başlıklı bildiri için Eda Mermi'nin eline sağlık. Türkçe'de sınırlı kaynak olan bir konuda kapsamlı bir derleme ortaya çıkmış. Özellikle savaş sonrası dönemde ADC ve Federal Almanya'nın sağlık alanındaki farklı uygulamalarını ve bunların sonuçlarını sunması açısından önemli diye düşünüyorum.  

Bildiride yer verilen fabrikalara açılan poliklinik ve ayaktan tedavi merkezleri çok önemli. Üretim birimleri çerçevesinde sağlık örgütlenmesine işaret ediyor. İlerleyen çalışmalarda, kaynaklara ulaşılabilirse, bu konuya dair daha fazla veri, örnek vb. eklenebilir. 

Yine çalışmanın devamında yanıtlanabilecek bir diğer  soru da; bildiride sözü edilen kamu dışı tıp kurumları ve özel doktorların genel sağlık sistemindeki oranına dair bir veri var mı? Bu oran yıllar içinde değişiyor mu? ADC'nin bu konudaki yaklaşımı nedir?

Nazlı Somel

Bildiri için önerim ADC'nin tarihi kısmının çıkarılması ve bir paragraflık bir giriş olarak düzenlenmesi. Konuya girmek için beş sayfa oldukça uzun ve raporun geri kalanından kopuk. 

Yavuz İrs

Sayın Eda Mermi’ye hazırlamış olduğu yazı için çok teşekkür ederim, emeklerine sağlık. Bu çalışmadan ben çok fazla şey öğrendim, çok yararlı oldu. Bununla birlikte yazıyı okurken aklıma takılan bazı yerler oldu. Bunları sizlerle paylaşarak, eğer olanaklıysa, çalışmanın bir parça daha iyi olmasını amaçlamaktayım. İlginiz için şimdiden teşekkür ederim.

  1. Doğu Almanya’da yüzölçümü ve nüfus verildikten sonra kilometrekare başına düşen kişi sayısı aktarılırken Batı Almanya için doğrudan kilometrekare başına düşen insan sayısı verilmiş. Batı Almanya’daki nüfus yoğunluğunun daha fazla olduğu sonucu ortaya çıksa da bunun yüzölçümü genişliğinden mi yoksa nüfus fazlalığından mı oluştuğu sorusu ortada kalıyor. Diğer yandan bu yoğunluk büyüklüklerinin toplumsal sağlık politikalarıyla bir bağı var mıdır?
  2. 5. sayfanın 2. ve 5. paragraflarındaki istatistiklerin kaynağı nedir? Sayfada yer alan diğer bilgiler için kullanılmış iki farklı kaynak bulunmakta, bunlardan biri midir?
  3. 6. sayfanın ilk paragrafında Lenin tarafından formüle edildiği ifade edilen sosyalist sağlık hizmetinin temel ilkelerinden bahsedilmektedir. Lenin bu formülasyonu hangi tarihte ve nerede (kitap, konuşma, kongre bildirisi vs.) yapmıştır?
  4. Yine 6. sayfada yer alan, Honecker’in sağlık politikaları hakkındaki sözlerine yer verilen Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin 9. Kongresi ne zaman olmuştur? (Tarih 9. kongrenin ardından parantez içerisinde ve yalnızca yıl olarak yer alsa bile iyi olacaktır diye düşünüyorum.)
  5. Yazıda yer yer tıbbi terimler kullanılmaktadır. Bazılarının anlamları parantez içerisinde verilmiş olsa da bazıları için bu durum söz konusu değildir. Örneğin; birincil profilaksil önlemler, terapötik önlemler vb.
  6. 7. sayfanın ikinci paragrafında ADC’de her yıl yaklaşık 150 milyon tıbbi muayenenin gerçekleştirildiği ifade edilmekte ancak, bu verinin kaynağı bulunmamaktadır.
  7. 10. sayfanın 1., 3. ve 4. paragraflarındaki verilere ilişkin bir kaynak bulunmamaktadır.
  8. 11. ve 12. sayfalardaki Almanca tabloların altında Almanca sözcüklerin karşılıklarının verilmesindense, zaten az sayıda ve basit olan tabloların Türkçeleştirilerek yer alması daha uygun olur diye düşünmekteyim.

Erhan Nalçacı

Eda Mermi’ye ve Toplum Sağlığını Geliştirme ve Koruma Bilim Alanı’na çok teşekkürler, Sovyetler Birliği dışındaki reel sosyalist ülkelerdeki sağlık deneyimleri incelemek için çok önemli bir başlangıç.

Küçük bir uyarı yapacağım. Metnin birçok yerinde “ücretsiz” sağlık hizmeti kavramı kullanılmış. Bu sağlık hizmetinin bir fiyatı olduğu ama hastalardan alınmadığı durumlar için geçerli. Sosyalizm için “parasız” olarak sağlık hizmetinin sunulması kavramını tercih ettik bugüne kadar. Bu bize sağlık hizmetinin bir meta olmaktan tamamen çıkarıldığını ifade ediyor. Gerçi Demokratik Almanya için özel muayenehanelerin tamamen kalkmadığı anlaşılıyor bu örnekte, belki bu yüzden tercih edilmiş olabilir.

Bundan sonrası için reel sosyalist ülkelerde üretim birimi sağlık hizmetlerine daha ayrıntılı eğilmemiz gerekecek. Özellikle üretim birimi sağlık ekibinin meslek hastalıklarını önlemek için nasıl bir çalışma yaptığı, bu ekiplerin arkasında nasıl bir bilimsel çalışmanın bulunduğu çok önemli. Kapitalist ülkelerde güya bilim insanları özgürdürler ama neden meslek hastalıkları ile ilgili çok az bilimsel çalışma yapıldığı ve büyük çoğunluğun kolesterol fazlalığı gibi konulara yöneldiğini açıklamak çok zordur. Reel sosyalist ülkelerdeki örneğin zararlı maddelerin fabrika ortamındaki konsantrasyonunun hangi düzeyde sınırlandırılması gerektiğine ilişkin konuların nasıl belirlendiği başlıca bir araştırma konusu bugün.

Önümüzdeki çalıştaya bu konuya da odaklanmamızın çok yararı olacak.

Bir de uzun süredir dikkatimi çeken ama bir türlü üzerine eğilecek fırsat bulamadığımız bir konu var. Tamam, bir üretim birimi sağlık ekibi o birimdeki herkesin sağlığını geliştirmekten ve korumaktan sorumludur, ama ya üretilenlerin toplum sağlığına etkisi! Bugün özellikle gıda sanayisinde bunun nasıl bir sorun olduğunu biliyoruz. Geçenlerde süt kazanında banyo yapan işçi çok öne çıktı ama asıl olarak gıda tekellerinin yaptıklarının toplum sağlığı konusunda kabul edilemez olduğunu biliyoruz. Bu denetleme kimin sorumluluğunda olacak, üretim birimi sağlık ekibine bu konuda bir sorumluluk düşecek mi? 21. yy sosyalizminin kurulmasında bu konuda bir düşünme egzersizinin yararlı olacağına inanıyorum.

KATKILARA CEVABEN;

Öncelikle makaleye yapılan öneri ve katkılar için çok teşekkür ediyorum. Yapılan her öneri ve katkıyı elimden geldiğince dikkate alarak, ulaşabildiğim kaynaklar ölçüsünde, ilave ve düzenlemeler yaptım. Özellikle Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde iş yeri birimlerindeki sağlık hizmetleri, meslek hastalıkları ve özel muayeneler gibi konularda ilerleyen zamanlarda üzerine çalışmak gerekiyor. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde sağlık konusundaki kaynaklar Küba ve Sovyetler Birliği’ne kıyasla daha sınırlı olması sebebiyle çalışmayı biraz zorlaştırsa da önerilen başlıklar için üzerine çalışmak ve bu konuyu derinleştirmek önem arz ediyor.

Kaynakça

1)      Trory E. (2015). Almanya’da Sosyalizm, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi, 1. Baskı, (S. Işık, Çev.). İstanbul: Yazılama Yayınevi.

2)      Saydan A. (1969). Alman Milletinin Sosyalist Devleti Alman Demokratik Cumhuriyeti, 1. Baskı. Dresden: TÜSTAV, TKP kitaplığı

3)      Uhlmann I.,Liebing G. (1980). Kleine Enzyklopädie Gesundheit. Leipzig: VEB Bibliographisches Institut

4)      Verfassungen der DDR (1974). Verfassung der Deutschen Demokratischen Republik vom 9. April 1968. Erişim Tarihi: 22.10.2020 http://www.verfassungen.de/ddr/verf68-i.htm

5)      Kuczynski J., Steinitz W. (1953). Große Sowjet-Enzyklopädie, Deutschland, Berlin: Verlag Kultur und Fortschritt.

6)      Gebhard B. (1964). Publıc  Health in East Germany. American Journal of Public Health, 54(6) 928-931.

7)      Leihkauf H.(2009) Fakten zu 40 Jahren DDR.  Buchholz E., Eichner K., Hesse K., Gossweiler K., Itzerott D., Jacobs H., Keßler H., Leihkauf H., Opperskalsk M. (ed). Unter Feuer, Die Konterrevolution in der DDR. Einzelverlag:Hannover. 14-15